Bir Başka Açıdan Aşk

Bugün heyecanla, gözyaşıyla,  kimi zaman keyifle okuduğumuz birçok roman, yazıldığı dönemin siyasi ve içtimai hayatına dair önemli ipuçları verir. Bazen eskiden okuduğum kitapları tekrar okuma arzusu doğuyor içime. Birine göz gezdirirken bir yolunu bulup başka birine ulaşıyorum. Kitaplar, yazarlar arası bu yolculuk beni çoğu zaman hayretler içersinde bırakıyor. Sadece bir eseri ilginç, fevkalade bulup bulmamamla ilgili değil bu. Kurmaca metinlerin beslendikleri çalkantılı yaşantılar aslında bir dönemin alt üst oluşuna da tanık. Sosyopolitik bunalımların en yoğun yaşandığı dönemlere ait bazı eserlerden söz ediyorum.  Her ne kadar vitrinde aşk, kişisel acılar sergiye cıksa da arka planda bambaşka bir dünyayı biz okurlara sezdiriyorlar. Özellikle iç dinamikleriyle uluslaşan imparatorluk ve beylik uluslarının yazarlarının ortaya çıkardığı kurmaca eserlere,  etkilere hayranlık duyup büyülenmemek namümkün. Şatafatına, görkemine, yayılma alanlarına, tanrısına, kralına, meleğine, şeytanına doymuş imparatorluktan elbette bir Goethe çıkacaktı. Yığınlardan birey, kuldan yurttaş, tanrıya tüm benliğiyle secde eden bir meczuptan insana asık olan karakterler yaratacaktı. Böylece bireyin tanrı karsısındaki güçsüzlüğünün sona ermesi devrinin kapısı aralanacaktı. Bir roman karakteriyle bireyin “kişilik sahibi“ olmasının hazzına varacaktı insanoğlu. Yaşadığı topraklardan beslendikçe onun değerini anlayacak, işgal edilmesi halinde uğruna savaşacak vatanı yaratacak, konuştuğu dili özgürce ifade etmenin dinamik aracı yapacaktı. Goethe, Almanlar için tam da bunun en bariz örneğidir. O, yaşamının sınırsız çelişkileriyle yazarlaştı. Kendisinden önce ancak bir ikon görseli olacak meleklere pek aldırış etmedi. Âşık olduğu kadınların hüsn-ü cemalini bulutlardan süzülüp Welheim tepelerine inen, oradan oraya koşturan, neşe balolarında dans eden meleklere benzetti. Böylece Hegel`in gökten indirdiği tanrının yarattığı ilahi varlıkları da Goethe; bulutlardan, cennetten, insanin sağ sol omuzlarından alıp bakmaya doyamadığı Ulrike von Lewetzow ile cisimleştirecekti: Kalbi, gülüşü, kusuru, öfkesi, sevinci, zaafı, hazzı, küskünlükleri olan melek… Lili Scöhenemann`a yazdığı o nefis şiirlerini, o engin duygularını defalarca ölümcül hastalıklara yakalanmasına rağmen tanrının kendisini iyileştirmesi için duaya çevirmedi. Ona göre tanrının acı çektiği dönemlerde kendisine sunduğu en iyi nimet bu acıları seslendirmesi için ona verdiği dildi. Ama her şeye rağmen sağlığına kavuşmasını hep âşık olduğu kadınların kudretine ve aziz dostlarına bağlar. Werther olarak kurguladığı kişi de kendisinden başkası değildi. Gerçi evli bir kadına duyduğu karşılıksız aşk sonucu intihar eden arkadaşlarından birinin de anısıyla harmanlamış… Ama kendisi de olayın merkezindedir. İleriki yaşlarında hep dostu kalacak arkadaşı Kestner`le evlenen Lotte`den sonra ikinci hayal kırıklığı ise Frankfurtlu Maximilane`nin evliliğinden sonra içinden çıkılamaz bir buhrana sürüklendi, ama o bunu sözle, yazıyla dile getirecek ve bugün hala okunduğunda Almanların hatta dünyanın en saygın aydını olarak hafızalarımızda yer edinecekti. Tam da Zweig`den buna dair ayrıntıları merak etmişken bir anda Turgenyev`in üniversite yıllarında okuduğum “İlk Aşk“ romanı düştü aklıma. Vladimir Petrovic`in ve babasının Prenses Znaidia`ya birbirlerinden habersiz âşık oluşları… Zira Werther`in nişanlı kadına âşık olup intihar etmesi çok ciddi, çok saygın, çok erdemli bir durummuş gibi ele alınırken Turgenyev`in karakterlerinden güzel prenses bayağı bir mahalleli kadın gibi anlatılır, onun gülünesi aşk hayatı da yer yer trajediye dönüşür. Almanya`da büyük erdem olan romantizm Rusya`da nihilist yazarlarca özellikle Turgenyevce daha Realize edilmiş yer yer alay konusu yapılmıştır. Bu, aklın sınır tanımazlığıdır. Turgenyev`in hayatını biraz deştiğimizde Almanya`da üniversite okuduğunu Schiller`in ve dönemin Alman yazarlarının eserleriyle pek içli dışlı olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa`da evli ya da nişanlı kadınlara aşık olan umutsuz erkeklerin odasına kapanıp intihar etmeleri olayken Rusya`da bu, düello ile sonuçlanıyor genelde. İnsanin, “imkânım olsa da yazarlar ve eserler arasındaki bu gel gitleri, bu ince örülmüş ağları çözsem.“ diyesi geliyor. Doğrusu bunu yapan, meraklarının, kuşkularının peşine düsen kim bilir binlerce insan vardır belki cok da şevkli bir araştırma olacaktır. Thomas Mann, Werther`in Lotte`sini 1930`lar Weimar`ina taşıyıp onu yaşlandırmış, sıradan insanlarla felsefe, ask, yanılgıları, hayalleri üstüne konuşturmuş. Ama bu daha çok metinlerarasi bir düzlemde yapılmıştır. Sözünü ettiğim şey Rus romanıyla Alman romanı arasındaki benzerlikler, karşıtlıklar… Karakterler, mekânlar, olaylar, yazarın bakisi vs… Bu arada Puşkin`in ölümünden sadece bir yıl önce tamamladığı Yüzbaşının Kızı`ndaki düelloya benzer bicimde Fransız bir subayla giriştiği kavgadan sonra öldüğünü belirtmekte fayda var. İnsanin kendini gerçekleştirme, kabuğundan çıkma, idealleri uğruna ölmesi seklinde gelişen Avrupa ve Rusya`yi kasıp kavuran aydınlanma dönemi kişiliği de böylece sonraki yüzyıla tortularıyla, idealizmiyle yeni bir insan modeli bırakacaktı: Toplum icin kendini feda edecek devrimciler (Yanılgıları, hayalleri. Kurguladıkları dünyalar için dövüşenler)  Romanda, Orenburg`daki Belogorsk Kalesi`ne atanan genç bir subay olan Piyotr Andreyevic, kale komutanı Yüzbaşı Miranov`un kızı Mariya`ya asık olur. Ama Mariya`ya bir başka âşık da teğmen Svabrin`dir. İki âşık bu mesele üzerine düelloya tutuşur. Piyotr, ölümden son anda kurtulur. Ne rastlantıdır ki Puşkin, gerçek hayatta da Fransız George d'Anthès`in,  eşine kur yaptığından şüphelenerek onu düelloya davet etmiştir ve romandaki gibi bir sonla omzundan yaralanmıştır. Birkaç gün sonra da acı çekerek ölmüştür. Bu olay romanın yayınlanışından sadece bir yıl sonra yaşanmıştır.
    Benim çıkarımım Alman erkeği âşık olduğu kadına ulaşamazsa intihar eder, Rus erkeği bir başka âşıkla düelloya tutuşur, Ortadoğu erkeği genelde ulaşsa da ulaşmasa da sevdiği kadını öldürür. Biraz mizahi bir çıkarım oldu, idare edin.
  Varoluşundan yok oluşuna kadar insanın fikir, tasarım, emek, duygu, öğrenme, bilgi, yanılma ve çelişki vb. eylemleriyle sahneye çıkması bir tür aşktır. Bu çoğu zaman kadınlı erkekli tutkulara bürünse de insanin her alanda kendisini gerçekleştirme arzusudur.

                                                                                                                   Cengiz Solmaz

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BAAS’ın gerçekte yaptıkları; Operasyonel “Türk gazeteci” timlerinin yansıttıkları

Kürdistan sınırında çok merkezli iki hançer kasaba: Til Hamis ve Til Brak

Derik'ten Kürdistan'a bakan en güze yüz