Türk aydını, pabucumun aydını


 Belki biraz iddialı bir çıkış olacak ama bence günümüz dünyasının insan profili açısından en büyük handikabı “militan entelektüel” kimliğin eksikliğidir. Montaigne bir denemesinde “Kralların şaştığım tarafı, hayranlarının bu kadar bol olmasıdır, oysa onların önlerinde bükülen dizlerimiz olsun, aklımız değil.” der. Modern dünya ile birlikte otorite biçimleri değişti, sarsılmaz-sonsuz olduğu düşünülen imparatorlardan günümüze onların tortuları kaldı: Önem sırasına göre: Diktatörler, faşist liderler, oligark başkanlar,  güçlü-karizmatik liderler… Hepsinin ortak özelliği kendilerine itaat edecek bir sürü aydın, yazar-çizer tayfa bulmaları… Üstelik binlerce danışman, akademisyen bu tip liderlerin gücüne güç katmak için konferanslar verir, paneller düzenler, yayınlar yapar, televizyonlarda sunumlar gerçekleştirirler. Ama tarihte birileri var ki bu güç delilerinin sultalarını takmadı bile… 
   J. P Sartre, sadece kendisini Stockholm hava alanında karşılayacak yüzlerce gazeteciyle “hasbihâl etmeyi”, Börshuset salonunda onuruna verilecek konferansı, kralın onun şerefine düzenlemeyi düşündüğü bandolu, fanfarlı, borazanlı merasimi, Paris’ten Stockholm’e gidiş gelişte binlerce “önemli” insanın tebriklerini reddetmedi; Sartre, aynı zamanda Stockholm belediye sarayına giden bütün bir kariyer-ego basamaklarını, devletlerin ayetleştirdiği anayasaları, ışıltılı partileri, zümre aydını olmayı da reddetti.  Nobel bu reddettiklerinin finaliydi… Onun bilinen en şatafatlı eylemi Nobel’i reddetmesi de değil, Fransa’nın sömürgecilikle idare ettiği Cezayir’de Fransız devletinin tüm varlık biçimlerini “terör” olarak niteledi. Bir grup dostu ve aydınla bir araya gelerek “121’ler Bildirgesi” girişimi başlattı. Bu girişim Fransa’da dalga dalga yayıldı 1954’ten 1962’ye kadar binlerce insanın hayatına mal olan bir savaş Cezayir’in bağımsızlık referandumuyla bitti. 
    Sartre, 1964’te Nobel akademisine yazdığı mektupta şöyle der: “Resmi payelere her zaman dirsek çevirdim. Harpten sonra (2.Cihan Harbi) 1945’te Legion d’Honneur verilmek istendiği zaman da hükümette pek çok dostum bulunduğu halde reddettim. Gene bazı dostlarım beni yeterli görmelerine rağmen College De France’e girmeyi de kabul etmedim.” Bu arada öğretmenlik yaptığı yıllarda kravat takmayı da reddetmiştir. Yine mektubun bir yerinde “Bu ödül eğer bana 121’ler Bildirgesini yayınladığımız yıllarda verilseydi şerefle kabul edecektim, o zaman bu ödül sadece bana değil, uğurunda savaştığımız hürriyete de şeref kazandıracaktı. Neruda’yı düşünmeyen akademinin bunu düşüneceğini de sanmıyorum.” 
      Bertrand Russell, 1890 yılında girdiği Cambridge’deki Trinity College yönetiminin kendisine öğretim kadrosu teklifini genç yaşında reddeder. 1914-15 yıllarında sert savaş karşıtı yazılarından ötürü servet değerinde para cezası alır, aynı yıl Trinity Collge’in ona layık gördüğü “onursal öğretmenlik üyeliğini” de reddeder. ABD’deyken bir konferanstaki konuşması yüzünden 6 ay ceza yatar. O, buna rağmen sahip olduğu tüm imkânları 1918’de modern devletlerin savaşlarının karşısında en insani nitelikleriyle kullanır. 1940 yılında  New York Colleg’de  ahlak ile ilgili görüşlerini yumuşatması istenen Russell bu öneriyi dikkate almaz ve oradaki görevi de reddeder. Kolej, görevden aldık, açıklaması yapar. Russel’in fikir dünyası başkalarına tanıtılmayı gerektirmeyecek kadar büyük, özgün ve cesurcadır. Russell belki Nobel’i kabul ederek seçkinler dünyasına diz çökmüştür, lakin o da aklının sınırlarını zorlamıştır. Russell’e göre bir insanın bir konuya başka her şeyi hiçe sayacak kadar önem vermesi softalıktır. Her aklı başında insanın köpeklere eziyet edilmesinden hoşlanmayacağı açıktır, der. Ama siz tutup köpeklere eziyet etmenin başka hiçbir eziyetle ölçülemeyecek kadar korkunç olduğunu ileri sürerseniz softa olursunuz, diye tamamlar. Bu, özgün fikir bence sivil toplumcu aktivizimin de karizmasını çizecek bir fikir. 
   Türkiye Cumhuriyeti’nin  Kürdistanlılarla yüzyıldır sürdürdüğü savaşa rağmen  örneklediğim, alıntıladığım tipten miltan aydın-entelektüeller olmamasının sebepleri nelerdir bilmiyorum, ama bu sorunun bugünkü kasvetli iklimle ilgisi olduğu aşikar. AKP iktidarı dönemine kadar Türk aydının en radikali en bilmişi bile Türk penceresinin görebildiği kadar alanı görmüştür. Sürekli Kürtlerin trajik yaşamlarını filmlerine, yazılarına, fotoğraflarına, müziklerine konu etmiştir, fakat Kürtler açısından olması gereken dünyayı çizememiştir tasavvurunda. Sartre’nin, Francis Jason’un Cezayirliler için ön gördükleri dünyayı yakalayamadılar. İsmail Beşikçi için belki burada bir parantez açabiliriz, ama o da yaşı ilerledikçe Kürdistanlıların politik-askeri dinamiklerine “bilmiş” ağabey edasıyla Kürt liderler arasındaki çekişmelere taraf oldu. 1990’lardaki “Türk Sartre” pozisyonunu kendi çabasıyla harcadı sanki…  AKP iktidarıyla birlikte 2000’li yılların başından beri Russell’in deyimiyle “sadece bir konuyu merkeze alıp diğer bütün sorunları hiçleştiren” bir aydın tipi gelişti: Alabildiğine güç yanlısı, ahlakçı, iktidarcı, dinsel-dünyevi güç meraklısı, her konuda ahkam kesen, kendi fikri dışındaki tüm fikirleri önemsiz sayan, reddetmeyi, itiraz etmeyi bilmeyen… Bilmezden gelen yığınlarca papağan! Bunların tam karşısında ise modern demokrasinin asgari ilkelerini hiçe sayan, tüm varlığını, benliğini cumhuriyet Türkiye’sinin “bekası” için adayan, Kürdistanlılarla-TC arasındaki savaşı AKP iktidarının yıkılması için bir “momentum” olarak gören alabildiğine cuntacı, ezberci, solcu, purolu, ipek fularlı, rakıcı… İki tip aydının da temel sorunu Türk-Türkiye-devlet-terör terimlerini kendilerinin dizayn etmek istedikleri bir düzen için kullanmaları… İkisi de oligarşik klik! Kürt’ün düşman hukukla yargılanmasını dert etmezler, en fazla birkaç hikaye bulup buradan “hümanite-egalité” edebiyatı yaparlar. Kürt’ün en büyük isyancısı liderin özel savaş hukukuyla yargılanmasını hiç dert etmediler, hala da etmezler; onların bu Kürt liderden yana tek beklentileri bu savaşın Türk devleti lehine acımasızca sonuçlanmasını sağlayacak gelişmelere ön ayak olması. Onun “müzakere-diyalog-temel haklar, düşman hukukunun sonlandırılması” çağrılarını asla görmezler, görmek istemezler… Bu nedenledir ki 1 yıldır harıl harıl AKP ya da Ergenekon oligarşisinin güç savaşında birer enstrüman oldular. Eğer devlet yeni düzenlemelerle Kürt-Kürdistan olgusunu da beraberinde realize edecek müzakere sürecini başlatmazsa yakın bir zamandan sonra bu iki Türk tipi aydın yine Kürtlerin liderine, partisine, öz savunma gücüne tüm enerjisiyle saldıracaklar. İmkânları da bol: Televizyonlar, gazete köşeleri, internet medyası, sosyal medya vs. vs. vs. 
     Hilaller, Tayizler, Altınoklar, Oğurlar, Uslular, Pamirler, Özdiller, Akyollar, şunlar bunlar… Sıra sıra yazı twetleycekler, yine “harika yazmış” oligarşisi yaratacaklar ve bu çatışmanın tüm günahlarını  “Kürtleri daha büyük acılarla korkutarak” teorize edecekler… Belki de Russelleşmeye, Sartreleşmeye en çok Türk aydınlarının ihtiyacı var. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kürdistan sınırında çok merkezli iki hançer kasaba: Til Hamis ve Til Brak

Tarihi Kürdistan Kavşağında Kürt çapsızlığı

BAAS’ın gerçekte yaptıkları; Operasyonel “Türk gazeteci” timlerinin yansıttıkları